Herkese selam! Bugün Heinlein’in Yıldız Gemisi Askerleri kitabı ile ilgili yazacağım. Kitabı üç yıl kadar önce okudum, dolayısıyla diğer yazılarım gibi detaylı bir tematik analiz yapamayacağım. Bu yazıda diğer yazılarımdan farklı olarak bu kitapla ilgili kişisel bir deneyimimden bahsedeceğim, sonrasında bu deneyimin beni edebiyat ile ilgili düşündürdüğü bazı şeyleri açıklayacağım.
Dediğim gibi, Yıldız Gemisi Askerleri’ni üç yıl önce okudum. Okurken Heinlein’in diğer eserlerine, biyografisine, ideolojik olarak nasıl bir insan olduğuna ya da röportajlarına bakmadan, yazarı araştırmadan yalnızca kitabı okudum. Bilimkurgu klasiklerini okumayı severim, bu kitabı da 1997 yapımı filmi sebebiyle listeme almıştım, yalnızca bir diğer bilimkurgu klasiği olarak düşünmüştüm. Bu perspektifte bir okuma sonrası kitabı savaş karşıtı, ordunun absürtlüklerini göstermeye çalışan bir roman olarak algıladım.
Bu algı, ilk bakışta yanlış gibi görünse de bence metnin bazı yapısal özellikleriyle desteklenebilir. Kitaptaki ordu içerisinde olan pek çok olayın insani açıdan son derece çarpıcı. Kitap boyunca askerlere hiçbir savaş gerekçesi anlatılmaz; amaç, sorgulamadan emir almak, itaatin kendisini erdem olarak yücelten bir sistem yaratmaktır. Eğitmen Zim, öğrencileri küçük bir hatalarında bile fiziki olarak cezalandırır, tüm bölük bir askerin kamçı cezasına çarptırılmasını izler. Bölükte çıkan bir arbede esnasında bir asker diğerinin ölümüne sebep olur. Bu asker herkesin gözü önünde idam edilir. Bölükte ölen askerler isimleriyle anılmaz, yalnızca birer sayıdan ibarettirler. Bu sahneler, kahramanlık anlatısı altında itaatin bir tür ibadete dönüştüğünü hissettiriyor. Bu gibi olayların hepsinin ironik bir totaliter rejim eleştirisi olduğunu düşünmüştüm. Düşünmeksizin itaat edilen orduların ve militarizmin yüceltilmesinin insanlık açısından trajedi yaratan olaylar olduğunun gösterilmesi için bu olayların yazıldığını düşünmüştüm. Bu kitabı bu perspektiften okuduktan sonra üç yıl boyunca da bu kitap üstüne tekrar da düşünmemiştim.
Dün akşam, “Ateşböceklerinin Mezarı” filmini tekrar izledim. Bu film beni ilk izlediğimde de, dün akşam da pek çok açıdan inanılmaz etkiledi. Bu filmi okuduğum ve izlediğim diğer savaş karşıtı yapıtlarla karşılaşırken aklıma Yıldız Gemisi Askerleri geldi ve bu kitapla ilgili daha detaylı okumaya başladım. Çok çarpıcı bir şekilde, ilk okuduğumda aldığım mesajın aksine Heinlein’in bu kitabı militarist ve orduyu öven bir perspektiften yazma amacında olduğunu öğrendim. Benim ironik bir eleştiri olarak algıladığım tüm sahneler aslında yazarın gözünde disiplinin övülmesi için yazılmıştı. Heinlein Soğuk Savaş atmosferinden son derece etkilenmiş, milliyetçi bir yazarmış. Benim kitabı yüz seksen derece ters algılayabilmiş, bunu da ancak bir tesadüf eseri fark etmiş olmam bana epey çok şey düşündürdü.
Düşündüğüm ilk şey militarizm ideolojisini algılayışım ile ilgili. Benim için durum şöyle, militarizme yapılmaya çalışılan bir övgüyü çok ironik bir şekilde bir eleştiri olarak algılayabiliyorum. İçerisindeki fikirler ve eylemler öylesine sert ki, bunun övülebileceğini düşünmek bile zor geliyor. Bir övgü rahatlıkla parodi halini alabiliyor. Bence bunun en temel sebebi benim Didem olarak savaşın övülebilecek bir şey olabileceğini dahi tahayyül edememem. Benim için savaşın övülebilir bir yönü olabileceğini tahayyül etmek dahi zor; bu yüzden övgü bana neredeyse parodi gibi göründü. Çocukluğumdan beri tükettiğim eserlerde savaş her zaman eleştrilen bir şey oldu, aksinin olabileceğini düşünemediğimi fark ettim. Kısacası, bir metni nasıl algıladığım benim kendi ideolojik inançlarım ve eskiden tükettiğim eserler ile ilgili.
Bu düşünceyi yalnzıca Didem ve militarizm ekseninden çıkarıp genellediğimde de bu deneyimin bende uyandırdığı ikinci düşünceye geliyoruz. Bu durum bence yalnızca militarizm üzerinde yaşanılabilecek, ona has bir deneyim de değil. Aksine, her insan için okuyan insanın kişisel düşüncelerine göre okuduğu siyasi sistemi nasıl algılayacağı değişir. Komünizm karşıtı bir insana mükemmel işleyen komünist bir ütopya okutmak gibi, bu insan da büyük ihtimalle bu sistemi de mükemmel algılamayacaktır. Kısacası, hiçbir eser onu okuyan insandan bağımsız var olamıyor. Bir eserin hangi ülkede, hangi zaman diliminde, hangi ahlaki sistem altında okunduğu onun mesajını bambaşka algılamamıza sebep olabiliyor. Benim bu kitabı militarizmin bir parodisi olarak algılamış olmam onu 2022 yılında, progresif bir atmosferde okumuş olmamdan kaynaklı. Yıllardır içselleştirdiğimiz hümanist değerler lensinde her türlü eseri algılıyorum. Tıpatıp aynı metin yazıldığı 1957 yılında, Soğuk Savaş’ın kültürel atmosferinde bambaşka çağrışımlar uyandırabiliyor. Bu durum diğer eserler ve diğer zaman dilimleri için de geçerli.
Son fikrim ise edebiyatın sanatçıdan bağımsız yorumlanamayacağı, sanat eserinin üreticisinden bağımsız var olamayacağı üstüne. Bu epeydir gündemde olan bir tartışma, örneğin J.K. Rowling’in translarla ilgili yorumlarının Harry Potter serisini algılayışımızı etkileyip etkilememesi gerektiği epey popüler olmuş bir tartışma. Buradaki tartışma da aslında temelinde şu: Bir sanat eserinin gerçek anlamının benim onu algılayışımdan mı doğuyor, yoksa üreticisinin niyeti mi sanat eserini belirliyor? Eserlerin anlamının tüketici tarafından belirlendiğinin en güçlü savuncularından biri “Yazarın Ölümü” eseri ile Roland Barthes. Barthes, eserin anlamının yazarın değil, okurun özgürleştirici yorumunda ortaya çıktığını söyler.
Ben tam tersine üreticinin niyetinin sanat eserinin de anlamını değiştirdiğini düşünüyorum. Öncesinde Yıldız Gemisi Askerleri kitabını anti militarist bir parodi olarak algılamıştım, ancak bu algım yazarın niyetini öğrendikten sonra tamamen değişti. Artık bu kitabı, Heinlein’in niyetini bilmeden değerlendirdiğim şekilde değerlendiremeyeceğimi biliyorum. Dolayısıyla yazarın niyetini öğrenmek, bir eserle ilgili nihai fikrimizi belirleyen şey, kendi algımız ise değişmeye açık ve nihai değil. Kısacası, okurun özgün yorumu yazarın niyetinden etkilenmeye tamamen açık, yazar asla tamamen ölmüyor. Ayrıca, okurun özgün yorumlarına güvenmek eserlerden bir anlam çıkarmayı gerçekten zor hale getiren bir şey. Hepimizin yaşadığı zaman, kültür ve bireysel inançları çok farklı. Bu tarz bir bakış açısında tıpkı benim yaşadığım gibi, aynı eser için birbiri ile taban tabana zıt okumalar doğabiliyor. Herhangi bir eserle ilgili yorum yapmak kaygan bir zemin haline geliyor.
Kısacası, bu kitap benim edebiyat üstüne perspektifimi ilginç bir şekilde değiştirmiş oldu. Sanatın sanatçıdan bağımsız algılanıp algılanamayacağı, sanatın değerinin ve anlamının üretilme anında ve yazar tarafında mı yoksa tüketici tarafında mı belirlendiği gibi sorular epeydir karşıma çıkıyor. Bu soruları hep çok soyut, kafamda oturtamadığım, paragraf sorularına malzeme olmaktan çok hayatlarımıza gerçek manada dokunmayan şeyler gibi düşünmüştüm. Bireysel bir deneyimimle bunun hiç de böyle olmadığını, bir eseri tüketirkenki deneyimimizin sanatçıyı bilmekle şekillendiğini anlamış oldum.
