Vejeteryan, Han Kang’ın Kaleminden

Bugün Han Kang’ın Vejeteryan kitabı ile ilgili yazacağım. Han Kang 2024 Nobel Edebiyat Ödülü’ne sahip Koreli bir yazar. Kitap ince ve kolay okunabilir olmasına rağmen içinde çok fazla tema ve katman barındırıyor. Vejeteryan’ın en temelinde özgürleşme ile ilgili bir kitap olduğunu düşünüyorum. Toplumsal belirli kuralların ve yapıların kadını ve kadın bedenini nasıl kontrol ettiğinş, bu kontrolden kurtulmanın mümkün olup olmadığını, mümkünse de bunun insana neler yaşattığını sorguluyor Han Kang. Bu yazımda da kitapta bu özgürleşme temasının ve beden siyasetinin nasıl işlendiğini inceleyeceğim.

Üç Öykü, Üç Bakış Açısı

Kitap üç farklı kişinin perspektifinden yazılmış üç öyküden oluşuyor. Olaylar, ana karakterimiz Yeong-hye’nin gördüğü bir rüya sonucu bir sabah vejeteryan (hatta vegan) olma kararı alması ile başlıyor. İlk öykü Yeong-hye’nin kocasının perspektifinden yazılmış. Karısının vejeteryan olma kararını “bireysel bir tercih” olarak değil, “evliliklerindeki görevlerini yerine getirmeyen bir eşe dönüşme” olarak algılayan bir kocayı ve aynı perspektifteki Yeong-hye’nin ailesini okuyoruz. İkinci öykü Yeong-hye’nin kardeşinin eşinin perspektifinden yazılmış. Bu öyküde Yeong-hye’nin kardeşinin eşi tarafından cinsel olarak idealize edilmesini, bir takıntı ve fantezi haline getirilmesini okuyoruz. Yeong-hye bu öyküde insan olmayı reddedip bitkiye dönüşme isteğinin izlerini göstermeye başlıyor. Son öykü ise Yeong-hye’nin kardeşinin perspektifinden yazılmış. Yeong-hye’nin yani kardeşinin “ağaca dönüşme” arzusuna karşı onu hayata bağlamaya çalışan, o esnada kendi hayatındaki tüm kısıtları fark eden bir ablanın hikayesi üçüncü öykü. 

Kadın Bedeni ve Toplumsal Kontrol

Bu üç öykünün de kadın bedeni üstündeki farklı toplumsal kontrol biçimlerini temsil ettiğini düşünüyorum. İlk öyküde aile ve evliliğin kadını kontrol etmesini en uç hallerinden birinde görüyoruz. Vejeteryanlık ve insanın ne yediği tamamen kendini ilgilendiren bir şey, aldığımız kararlardan başkasına hiçbir etkisi olmayan nadir alanlardan. Buna rağmen Yeong-hye’nin vejeteryan olma kararı tam bir başkaldırı ve başkalarına zarar verecek çok ayıp bir şey gibi algılanıyor. Kocası Yeong-hye vejeteryan olduğu için onun iş yemeğini berbat edeceğini düşünüyor, yemekten sonra karısının ailesini arayıp Yeong-hye’yi vazgeçirmeleri için konuşuyor. Ailesinin tepkisi ise Yeong-hye dünyanın en büyük ayıbını işlemiş gibi davranıp damatlarından “kızları iyi bir eş olamadığı için” özür dilemek. Yeong-hye’nin somut görünen bir sebep olmaksızın yalnızca kendini ilgilendiren bir karar alması bu noktaya geliyor ve aile toplantılarında Yeong-hye’nin babasının ona zorla fiziksel şiddetle et yedirmeye çalışmasına kadar gidiyor. 

İkinci öyküdeki kontrol ise kadın bedeninin cinsel olarak kontrolü ile ilgili. Bedenlerimiz düşününce yalnızca bize ait olması gereken alanlar, dünyadaki varlığımızı, dış dünya ile olan etkileşimimizi bedenlerimiz belirliyor, bu dünyadaki gerçekten sahip olduğumuz bizden ayrılamayacak bizi biz yapan tek şey bedenlerimiz. Buna rağmen bu öyküde Yeong-hye’nin bedeninin bir erkeğin kafasında sanki herhangi bir objeymiş gibi bir hayal ürünü nesnesi haline getirilmesini oldukça detaylı ve çarpıcı bir şekilde okuyoruz. Han Kang, bedenlerimize tamamen kendimiz sahip olmaktansa, bedenlerimizin başına neler geleceğini kendimiz seçebilmektense cinselliğin ya da toplumsal belli görev ve rollerin içinde kontrol altında olduğumuzu söylemeye çalışıyor. 

Bu bölümün sanat ile ilgili sorduğu sorunun da çok ilgi çekici olduğunu düşünüyorum. Yeong-hye’nin ablasının eşi onunla olan cinsel fantezisini bir sanat videosu üstünden, ikisini de çiçeklerle boyayıp sevişirken çekmek üstünden yaşıyor. Bu videoyu hazırlarken de ışık, kamera, çiçeklerin çizimi gibi tüm unsurlara da titizlikle dikkat ediyor. Bu gerçekten sanat mı, yoksa yalnızca bir takıntının dışavurumu mu? Sanat nereye kadar ileri gitmeli? Normalde kabul etmeyeceğimiz bazı şeyleri “sanat diye adlandırdığımızda onları kabul etmeye daha mı yatkın oluyoruz? Yoksa bunları “sanatta olmaması gereken sapkınlıklar” olarak adlandırmak düşünce özgürlüğüne ve yaratıcı üretim sürecine ket vuracak bir tutum mu?

Üçüncü öyküdeki kontrolün tıp tarafından olduğunu düşünüyorum. Nasıl öleceğimiz yine dünya üzerinde en çok bizi ilgilendiren bir alan, diğer insanlara olan etkisine göre en büyük etkisi bizim üzerimizde. Yine de hastaneye yatırılmış Yeong-hye’nin nasıl öleceğine karar vermek gibi bir özgürlüğü olmadığını görüyoruz: “En çok zarar verebileceğin şey senin kendi bedenin. Kendi istediğin şekilde yapabileceğin tek şey bu. Ancak bu bile istediğin gibi olmuyor, değil mi?” Ölmenin objektif olarak kötü olduğunu ve Yeong-hye’nin yemek yemeyerek bir ağaca dönüşme isteğinin tamamen tıbbi bir delilik olarak addedildiği bir bölüm. Doktorlar Yeong-hye’nin süreçte canı yanacak, yemek borusu zarar görebilecek olsa bile hala boruyla onu beslemeye çalışıyorlar.

Bu öykünün toplumlarımızda “delilik” kavramına bakış açımız açısından da eleştiriler getirdiğini düşünüyorum. Yapılması doğru olan ve yanlış olan belirli davranışlar belirleyip büyük ölçüde homojen ve tek tip bir yapı oluşturmaya, farklılıkları silmeye çalışan bir sistem var. Kendi düşünce, yaşam ve varoluş biçiminin tek doğru olan olduğuna o kadar ikna olmuş durumdaki bu sistem, farklı olan herkesi tıp ile gerekirse şiddet bile kullanarak belirli bir düzene getirmeye çalışıyor. Yeong-hye’nin yemek yememesinin sebebinin onun ağaca dönüşmek istemesi olduğunu bile anlayamamış bir hastaneden bahsediyoruz, çünkü Yeong-hye’yi kendine has farklı bir birey olarak değil, tıp kitaplarının bir uzantısı olarak okuyorlar. Bu kitaplarda da anoreksinin sebebi olarak “ağaç olma” isteği olmadığı için ancak zorla belirli tedaviler uygulamaya çalışıp başarısız oldukları bir yola girebiliyorlar. Bence bu öykünün alt metninde her bireyin kendine has varoluşuna daha çok izin veren, o varoluşu anlamaya çalışan bir sistem hayali var.

Ağaç Olma Arzusu

Peki Yeong-hye neden vejeteryan olmak istiyor? Vejeteryanlık, ağaca dönüşme, doğaya dönüş temaları neyi temsil ediyor? Vejeteryanlık ve sonrasındaki ağaca dönüşme isteği, bu kitapta insanın kendi kararlarını kendisi alabilmesi, toplumsal rollerinden kopuşunu ve özgürleşmesini temsil ediyor. İnsan olmak, toplumun seni belirli rollerle tanımlaması anlamına geliyor: eş, abla, kardeş, anne… Bir bitkiye dönüşmek toplumsal olarak bizden beklenen tüm bu kurallardan kopmayı beraberinde getiriyor. Roller ve rollerin bizden bekledikleri olmadan, kendi bedenimizde tamamen kendimiz karar alabilmek anlamına geliyor. Hiç kimse bir ağacın nasıl yaşaması gerektiğine, dallarını nereye uzatması gerektiğine ya da bir hayvanın doğru ve yanlış davranışlarının neler olması gerektiğine karışmaz. Onlar vardır ve doğada kendi istedikleri gibi var olurlar. Bu açıdan “ağaca dönüşme” teması tam olarak böyle bir varoluşa öykünmek. 

“Ağaç olmak” üç öyküdeki bizi kontrol eden üç alandan da tamamen kopmak demek: aile, cinsellik ve tıp. Bir ağacın ondan beklentileri olan bir ailesi yoktur, cinsellik yaşamaz, tıpta belirli kurallarla yönetilmez, yalnızca var olur. Bu açıdan Han Kang’ın gerçek özgürleşme için bulduğu formül radikal bir bakış açısıyla gerçek özgürlüğün ancak bedenlerimizden tamamen kopmak ile olabileceğini savunmaktadır. 

Ağaca dönüşme temasının aynı zamanda çok ciddi bir şiddetsiz varoluş arzusunu da temsil ettiğini düşünüyorum. Bir ağaç kimseyi öldürmez, yemek için kesmez, ya da ilk öyküde Yeong-hye çocukken köpeğe yapıldığı gibi bir motora bağlayıp ölene kadar koşturtmaz. Ağaca dönüşmek tamamen doğal ve barışçıl bir varoluştur. Yeong-hye’nin de vejeteryan olduktan sonra da geçmişinde yaptığı şeylerden, yediği etlerden vicdanen kopamadığını da görüyoruz: “Bileğim iyi, önemli bir şey değil. Ağrısı sızısı yok. Ağrıyan göğsüm. Karın boşluğumda bir şey asılı duruyor. Ne olduğunu  bilmiyorum. Her zaman orada asılı duruyor. Artık sutyen takmasam da yumru orada hissediliyor. Ne kadar derin nefes alırsam alayım göğsüm rahatlamıyor. Bir haykarış, yakarış,kat kat birleşiyor ve oraya yapışarak sabitleniyor. Et yüzünden. Çok fazla et yedim. O hayatlar bozulmadan orada asılı. Kesinlikle. Kan ve etlerin hepsi sindirilip vücudumun her köşesine yayılmış, tortusu da dışarı atılmıştır ama o hayatlar ısrarla karın boşluğuma yapışmış duruyor.”

Özgürlüğün Bedeli

Peki buraya kadar Yeong-hye’nin öykündüğü bu özgürlüğe ulaşmanın hiç mi bir götürüsü yok? Bu özgürlüğün gerçek maliyeti ne? İlk öyküde ailenin tüm baskısına karşın vejeteryan olmak isteyen Yeong-hye oldukça çarpıcı bir sahnede ailesinin ve kocasının önünde ona zorla et yedirmeye çalışan babasından kaçıp bileğini masadaki bir bıçakla kesiyor. Ölmeden hastaneye yetiştiriliyor ve hastane bahçesinde tıpkı fotosentez yapan bir ağaç gibi üstsüz bir şekilde güneşte oturduğu için akıl hastanesine kaldırılıyor. Kocası da onu bu süreçte terk ediyor. İkinci öyküde de benzer bir şekilde ablasının kocası ve Yeong-hye arasındaki çiçek desenli sevişme videosunu bulmasının ardından kocası da Yeong-hye de yeniden akıl hastanesine kaldırılıyorlar. Üçüncü öyküde de Yeong-hye ağaç olmaya kendini aç bırakarak, yemek yemek yerine tıpkı bir ağaç gibi yalnızca sulanarak ulaşmak istiyor. Bu da kadının ölümle burun buruna geldiği bir anoreksi hastalığına girmesine sebep oluyor. Yeong-hye’nin ölmesini engellemek için tam teşekkülü bir hastanede yoğun bakıma alınıyor. 

Bu üç öyküde de vejeteryanlığın, ağaç olmanın yani özgürleşmenin maliyeti büyük bir yalnızlık ve ölümle burun buruna gelme. Sonrasında da Yeong-hye’nin yeniden homojen bir kültürün parçası haline gelmesi için düzeltilmeye çalışılması bunu takip ediyor. Özgür kalmak için yalnız olmayı, belki bazen ölümle burun buruna gelmeyi, çevremizin bizimle ilgili düşüncelerinin değişmesini göze almak gerekiyor. Kocası onu terk ediyor, ailesi onunla konuşmayı bırakıyor, kendini hastanelere kapatılmış bir halde buluyor. Onun ağaç olma arzusu bir özgürlük eylemi, kendini tamamen toplumsal baskıdan kurtarması; ama aynı zamanda bir kendini silme eylemi, hayattan, insan ilişkilerinden, hazdan vazgeçmesi. Roman burada okura çok rahatsız edici bir soru soruyor: Özgürleşmenin nihai biçimi kendini yok etmekse, bu gerçekten özgürlük müdür? Bu açıdan aslında kitabın biraz depresif bir mesajı var, Han Kang bize insan olarak var olduğumuz sürece asla tamamen özgür olamayacağımızı hissettiriyor.

Sonuç

Bu kitabı okurken bir sürü farklı sembolizmi veya temayı kaçırmış olabilirim, dediğim gibi kısa ve kolay okunabilir olmasına rağmen oldukça derin bir kitaptı. Okuduğum için mutluyum, normalde okuduğum daha makro ölçekli fikirler içeren kitaplara göre çok daha bireysel temaları işleyen bir kitaptı. Vejetaryen, bize insan olmanın aslında baştan sona bir tahakküm ilişkisi olduğunu hissettiriyor: toplumun bedeni, ailenin disiplini, sanatın bakışı, tıbbın normları. Yeong-hye’nin “ağaç olma” arzusu, şiddetsiz ve saf bir varoluş özleminin radikal sembolü. Ama Han Kang bize bu soruyu bırakıyor: Eğer gerçek özgürlük kendini hayattan silmekse, özgürlük hâlâ arzu edilen bir şey midir?