Galapagos, Kurt Vonnegut’un Kaleminden

Herkese selam! Bu yazımda Kurt Vonnegut’un Galapagos romanının bende uyandırdığı fikirleri açıklayacağım. Kurt Vonnegut bilimkurgu alanında da, modern Amerikan edebiyatında da mihenk taşı sayılan bir isim. Galapagos, Vonnegut’tan okuduğum ikinci kitap, bu kış Kedi Beşiği romanını da okumuştum. Bu iki kitapta da benzer temalar ve benzer bir dille karşılaştım. Vonnegut iki kitabında da savaş karşıtı, insanlığa güvenmeyen, rastgeleliğin büyük etkilerine odaklanan bir konumda karşımıza çıkıyor. İki kitabı da son derece basit, sürükleyici, mizahi ve belki de biraz iğneleyici bir üslupta yazılmış, okuması gerçekten kolay ve hızlı kitaplar. Bu yazımda temel olarak iki tema çerçevesinde Galapagos kitabını incelemek istiyorum: insanların beyinlerinin gereğinden büyük olup olmadığı ve rastgeleliğin hayat üstündeki büyük etkileri. 

Vonnegut’un Hayatı

Bu temaları analiz etmeden önce Kurt Vonnegut’la ilgili bazı bilgilerle başlayacağım, yazarın ne yaşadığını bilmek neden eserlerinde bazı temaları işlemeyi tercih ettiğini anlamamızı kolaylaştıracak. Vonnegut (1922-2007), yirmili yaşlarındayken bir Amerikan askeri olarak İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa’da savaştı. Almanya’da savaş esiri olarak ele geçirildi. Dresden şehrinin bombalanması sırasında tamamen şans eseri olarak esir askerler yer altındaki bir mezbahada tutuldukları için kurtuldu. Bu yazarın benim henüz okumadığım Mezbaha No 5 kitabına da zemin hazırlamış. Böylesine bir olayı atlatmış birinin yazılarındaki en temel temalardan birisinin savaş karşıtlığı olması şaşırtıcı olmasa gerek. 

Büyük Beyin: Bir Lütuf mu Lanet mi?

Analizimize başlayacak olursak, genel literatürde insan beyninin büyüklüğü, insanlığın en büyük lütfu olarak atfedilir. İnsan, zekası ve vücut oranlarına göre çok büyük olan beyni sayesinde koca bir medeniyet kurmuş, doğaya hükmeden ve diğer tüm türlerden üstün bir konumdadır. Vonnegut, kitabında bu temel görüşe karşı çıkarak insanların büyük beyinli olmasının aslında bir lanet olduğunu savunuyor, ve bunu dalga geçercesine yapıyor. Bunu yapıyor olmasının temel sebebi ise zekamızın aslında kendimizi ve dünyanın kalanını tehdit eden tüm problemlerimizi yaratan birincil şey olduğunu düşünmesi. Nükleer silahları icat eden, milyonlarca insanı öldüren savaşlar için sebepler yaratabilen, kıtlığa sebep olabilecek boyutta ekonomik krizler yaratan, evlilik gibi ikili ilişkilerimizi bile komplike hale getiren şey tamamen büyük beyinli ve çok zeki canlılar olmamız. Dolayısıyla zeka, başlı başına bir lütuf olmak zorunda değil. 

Bir başka önemli nokta ise insan zekasının aslında kusursuz olmadığının, hata yapmaya ve irrasyonelliğe düşündüğümüzden çok daha açık olduğunun bir eleştirisi. Bu tema hem Mary’nin kocasının beyin tümörü yüzünden delirmesinde, hem de irrasyonel korkularla çıkan savaşlar gibi anlarda görülebilir. Burada kitap dışı bir parantez açmak istiyorum. İnsanların rasyonel canlılar olduğu, kendi faydalarını maksimize etmek için karar aldıkları sosyal bilimleri ve felsefeyi on yıllarca domine etmiş bir görüş. Bu görüş günümüzün en temel etik anlayışlarından olan faydacılığın temel yapı taşlarından biri olmanın yanı sıra modern ekonomik teorinin de geliştirilmesindeki en önemli varsayımlardan biri olmuş. Bu bakış açısının çok da işlevli ve doğru olmayabileceğini, insanın tamamen rasyonel davranan bir makine olduğunu düşünmenin pek çok kompleks davranışı açıklamayı imkansız hale getiren indirgemeci bir bakış açısı olduğuna yavaş yavaş sosyal bilimler de ikna olmaya başlamış durumda. Davranışsal ekonomi alanının 2000’lerin başından beri olan yükselişi ile bunu görebiliyoruz. Buradaki ilgi çekici olan şey ise şu, Vonnegut’un bu kitabı 1985’te yayınlanmış. Zamanının sosyal bilim paradigmasının çok daha ötesinde.

Galapagos romanında bu temanın işleniş şeklini analiz etmeye devam etmek istiyorum. Kitaptaki olaylar zinciri şu şekilde: Çok büyük çaplı bir finansal kriz sonucu batılı birkaç ülke dışında global bir kıtlık baş göstermiş durumda. Bu koşullar altında bir avuç kahramanımız ise Ekvator ülkesinde Darwin’in izinden Galapagos adalarına düzenlenecek bir doğa gezisi için bulunmaktalar. Otellerinin yağmalanması, Peru’nun Ekvator’a her nedense savaş açmaya karar vermesi ve izleyen felaketler sonucu hayatta kalabilmek için bir avuç insan doğa gezisini düzenleyecek devasa gemi ile kaçmaya çalışırken Galapagos adalarında mahsur kalıyorlar. Onları kimse kurtarmaya gelemiyor, çünkü dünya nüfusu insanlığın üremesini engelleyen bir virüs sonucu yok olmakla meşgul. Bu olaylar silsilesi sonucu bu insan grubu insan ırkının devamını getirecek grup oluyor. İnsanlar milyonlarca yıl boyunca evrimleşip balık yemek için optimize halde, çok daha küçük beyinli ama hızlı yüzebilen bir tür haline geliyorlar. 

Bu hikayede büyük beyin eleştirisi bence iki yerde açık. Birincisi, dünya çapında çıkan finansal kriz aslında tamamen insanların kafasının içindeki düşüncelerden dolayı oluyor. Global güneyin para birimlerinin artık değersiz olduğunun inanılmaya başlanması, fiat para sisteminin çoğu ülke için çökmesi reel bir sebebe dayanmıyor, insanlar “bu para değersiz” diye inandığı için para değersiz hale geliyor. İnsanlar ekstra büyük beyinli zeki canlılar olmasa global gıda sistemini çökertecek boyutta bir sistem de inşa edemez, o sistemi işlemez hale getirecek irrasyonel düşüncelere de sahip olamaz. İkincisi, insanların çok daha küçük beyinli olarak evrimleştiği yeni balıkçıl tür çok daha mutlu, hatta bir nevi ütopik resmediliyor. Savaşacak elleri bile olmayan, savaşmak için bir sebebi de olmayan, sahilde oturup yatan ve balık avlayan, basit ve mutlu bir tür haline gelmiş insanlık. Bizim lütuf olarak düşündüğümüz uzun yaşam, maddiyat ve ilerleme gibi kavramlardan uzak ama mutlu yaşıyor olmaları yazarın büyük beyinlerin anlamlı bir varoluş için gerekli olmadığı görüşünü gösteren bir nokta.

Rastgelelik ve Tarihin Pamuk İpliği

İkinci tema ile devam etmek istiyorum: rastgelelik. Hayatta genelde her şeyin bir anlamı olduğuna, tarihin bu şekilde evrilmiş olmasının bir sebebi olduğuna, her şeyin bir kaderin ve sistemin parçası olduğuna inanmaya daha yatkınız. Buna telolojik tarih anlayışı deniyor, resmi tanıma bakacak olursak: Teleolojik bir bakış, olayları “nihai amaçlara” göre açıklar: Bir şeyin ne için var olduğuna, hangi hedefe yöneldiğine odaklanır. Tarihe uygulanınca bu, tarihin bir yönü, anlamı ve final noktası olduğu varsayımıdır. Bu final noktası hangi ideolojide olduğunuza göre farklılık gösterir. Örneğin Marksist biriyseniz bu sınıf çatışması sonrası devrim ve komünist dünya, milliyetçi iseniz bu kendi milletinizin üstün ve gururlu varoluşu olabilir. Vonnegut, bu bakış açısıyla kitabında adeta dalga geçiyor. Tarihin belirli bir yönde evrilmesinin hiç de öyle planlı bir şey olmadığını, rastgele ilerleyen süreçler sonucu tarihi gidişatta çok büyük değişiklikler olabileceğini düşünüyor. Vonnegut’a göre tarihi yazan şey bireylerin tercihleri ya da yapısal faktörlerden çok şans. Vonnegut, tarihin bir nihai amaca hizmet ettiği düşüncesini reddederek, insanlığın gidişatını kaotik ve tesadüfi bir süreç olarak resmediyor.

Kedi Beşiği kitabında da çok benzer bir tema işleniyor. Vonnegut’un bunu tekrar eden bir tema olarak seçmesini açıkçası şaşırtıcı bulmuyorum. Dresden bombalanmasında ölen ve kurtulan onca insan arasında onun kurtulan tarafta olması tamamen şans, o anda bulundukları mezbaha yer altında olduğu için kurtuluyorlar. Başka bir esir yerinde yer olsa, ya da mezbaha başka bir yerde yapılmış olsa ben şu an bu yazıyı yazmıyor olacaktım. Bir başka nokta olarak, bu temanın tercihinde nükleer silahların da çok önemli olduğunu düşünüyorum. Vonnegut nükleer silahların icadına, Japonya’daki kullanımına, Soğuk Savaş’a ve Küba Füze Krizi gibi tarihi olaylara, bu silahların global olarak yayılmasına canlı olarak tanıklık ettiği bir dönemde yaşamış, nükleer karşıtı olması gayet beklenebilir. 

Burada yien kitap dışı bir parantez açacağım. Nükleer silahlara karşı kullanılan en güçlü argümanlardan biri hata ile bu silahların kullanılabileceği. Nükleer savaş dendiğinde genelde aklımıza birbirine bilinçli olarak savaş açan ülkeler geliyor, ancak ne yazık ki nükleer silahların tek tehdit alanı bu değil. Tarih boyunca pek çok kez nükleer silahların hata ile ateşlenmesinden kıl payıyla, çoğu zaman da oradaki insanların bireysel tercihleri ile kurtulmuşuz. Örneğin, kara ile iletişimden kopmuş bir nükleer Sovyet denizaltı, radarında nükleer bombalara çok benzeyen ve ABD tarafından gelen cisimler görüyor. Protokol bu durumda denizaltının da nükleer füzelerini ateşlemesi gerektiğini söylüyor. Ateşleme kararına bir kişi dışında tüm onayı gereken Sovyet askerler onay veriyor ve yalnızca bir kişi sayseinde füzeler ateşlenmiyor. Sonrasında radarın hatalı göstergede bulunduğu ortaya çıkıyor. İnsanlığın geleceğinin tek bir Sovyet askerine bağlı olduğu gibi bu tarz pamuk ipliğine bağlı anlar ne yazık ki tarihte düşündüğümüzden çok daha fazla. Vonnegut rastgeleliğe dikkat çekerken aslında bu gibi anlarda bir gün o tek askerin de olmayabileceğinden korkuyor.  

Bu temanın hikayede var olduğu yerlere bakalım. En komik ve çarpıcı olan bence Kanka Bono kızları. Kanka Bonolar Amazon’da yaşayan bir kabile, ama soyları neredeyse tükenmiş, son kalan Kanka Bono kızları da Guayaquil’de yani doğa gezisinin başlayacağı şehirde dilenerek yaşıyorlar. Otelde yemek olduğu, ama şehrin kalanı kıtlıktan kavrulduğu için oteli ordu koruyor. Altı Kanka Bono kızı şans eseri bir hediyelik eşya dükkanından geçerek ordu tarafından görülmeden otele giriyorlar. Hediyelik eşya dükkanının açık olmasının sebebi ise otel çalışanlarından birinin kendisi açlık içindeyken ziyaretçilerden birinin köpeğine biftek verdikten sonra delirip oradaki kapıyı açık bırakmış olması. Otele giren Kanka Bono kızlarını karakterlerimizden Mary çok seviyor, onu dolandırmaya çalışan bir diğer karakterimiz ise Mary’i etkilemek için kızlara şefkatle yaklaşıyor. Otel kalabalık tarafından yağmalanmaya başlamadan önce ziyaretçiler kaçıyor, kızlar da bu ikilinin koruması altında kendilerini doğa gezisi gemisinde, sonra da insanlığın devamını oluşturacak ekibin içinde Galapagos adalarında buluyorlar. Kızlar, bu ekip içerisinde hala üreme yaşında olan tek insanlar ve sayıca da en fazla olan onlar. Dolayısıyla insanlığın tüm geleceği Kanka Bono soyundan geliyor. İnsanlığın geleceği Kanka Bono dilini konuşan ve bu kültürde yaşayan bir topluluk oluyor. Oteldeki bir çalışanın köpeğe biftek vermesi gibi rastgele bir olay kitapta tüm insanlığın konuştuğu dili ve yaşadığı kültürü belirliyor. Bence bu hikaye hem çok komik, hem de tutarlı olduğu için çok çarpıcı. 

Başka bir nokta ise insanlığın soyunun devam edebilmiş olmasının da tamamen şans eseri olması. Karakterlerimiz, Peru tarafından bomabalanan, havaalanı yanmış, kıtlık içindeki bir Ekvator’dan kaçıp ABD’ye su yolu ile ulaşmaya çalışırken doğa gezisi gemisine giriyorlar. Geminin kaptanı, adı kaptan olsa da gemi kullanmak namına hiçbir fikri olmayan birisi. Dolayısıyla gemiyi yanlışlıkla Galapgos adalarında karaya oturtuyor ve temelli orada kalıyorlar. İnsanlığın devamını getiren ekip ise birbirinden alakasız: hamile bir japon ve genetik mutasyon sonucu tamamen tüylü doğacak ve insanlığın kalanını da tüylü yapmakta rol oynayacak kızı, ABD’li bir biyoloji öğretmeni, Alman bir kaptan, bir milyarderin görme engelli kızı ve altı Kanka Bono kızı. İnsanlığın devam edebilmesinin tek sebebi kaptanın beceriksizliği, devam etmesini belirleyen insanlar ise tamamen rastgele belirlenmiş. Normalde planlı ve büyük bir planın parçası gibi düşüneceğimiz “insanlığın devamı” bu kadar pamuk ipliğine bağlı resmediliyor. 

Son

Kitaba son notumu verecek olursam, kesinlikle tavsiye ediyorum. Çok kolay ve hızlı okunabilir, eğlenceli ama bir o kadar da üstüne düşünülebilir, deşifre edilebilir ve ağırlıklı bir kitap. Okuduğum için mutluyum.